4.22.2007

Çocuklar ve Meclis

23 Nisan'ın hem Çocuk hem de Egemenlik Bayramı olması enteresan. Milli egemenlik TBMM'de temsil ediliyor. Ama Meclisi oluşturan siyasetçilere ve dolayısıyla Meclis'e çocuk muamelesi yapılıyor galiba. Bu bayramda da devleti temsil eden makam, egemenliğin kayıtsız şartsız millette olmasının neticesi olan seçilmiş Meclis için bir liyakat testi öne sürdü, hem de Ulusal Egemenlik Bayramı münasebeti ile! Meclis zaten egemenliğin asıl sahibi tarafından devamlı sınanmakta, her seçimde de notunu almakta. Bunun ötesinde bir sınav mercii yok, "egemenlik ulusundur" zaten bu demek.

Cumhurbaşkanının 23 Nisan mesajında çoğunlukla geleneksel öğeler yer almakla birlikte girişinde de ilginç bir ifade var: "..., Ulus-Ordu bütünleşmesiyle yürütülen Kurtuluş Savaşı, ...". Epey problemli bir ifade çünkü ordu ve ulusu birbirlerine paralel iki oluşum olarak tasavvur ediyor gibi. Çok problemli...

Burada Modernleşme projesi ile ilgili Ernest Gellner'in damat ve gelin benzetmesi akla geliyor. Devletin damat, toplumun ise gelin olduğu bu benzetmede, Türkiye'nin Modernleşme vakasında damat hazırdı ve kendisine bir gelin seçti. Ve damat halen gelinin izdivacın ilk günlerindeki edilgen tavrının devam etmesini bekliyor.

4.09.2006

Vatan satılıyor mu?

Son günlerde e-mail ile dolasan 87 sayfalık bir PowerPoint dosyası birkaç farklı kaynaktan elime geçti. Konusu yabancıların Türkiye'de taşınmaz edinmelerini düzenleyen 2003 tarihli kanunun tehlikeleri. Başlangıcında konuyla doğrudan alakası olmayan Diyarbakır belediye başkanıyla ilgili sayfalarda bahsettiği olaylardan, 2004-2005'de hazırlanmış olduğunu tahmin ediyorum.

Toprak satışı ile ilgili alarm verici bir havada rakamlar sıralanmış. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün ilgili sayfalarında verilen rakamların kaynağını ve değerlendirileceği bağlamı bulmak mümkün. Dosyada ileri sürülenler ya yanıltma niyetli, ya dikkatsizlik eseri.

Yabancı uyrukluların sahip oldugu araziyi metrekare cinsinden yazarak psikolojik olarak ürkütücü bir rakam veriyorlar: 2 milyar 735 milyon küsur metrekare. Bu 2735 km-kare ediyor, yani Türkiye'nin %0.35'i.

Bu şaşırtmaca ile yetinmiyorlar, bu rakamları "satın alınmış" mülk olarak gösteriyorlar. Miras yoluyla intikal etmiş, veya göç etmiş, etmek zorunda kalmış kişilere ait taşınmazların da bu rakamların içinde olduğunu söylemiyorlar. Bu faktör gözönüne alınınca doğal olarak Yunan ve Suriye uyruklular ön plana çıkıyorlar. Tapu Kadastro'nun sitesindeki dökümanlara göre bu uyruklular 2003'den sonra cüzi miktarda arazi almışlar.

Dosyadaki diğer yanlış bilgi de Türklerin AB ülkelerinde falan -- onlar ülkelerine gerçekten sahip çıktıkları için -- mülk edinemeyecekleri. Halbuki yabancıların Türkiye'de mülk edinmesine düzenleyen kanun özellikle karşılıklılık ilkesini esas alıyor. Miras durumu hariç, eğer o ülkede Türkiye uyruklular mülk sahibi olamıyorsa, onlar da Türkiye'de mülk sahibi olamıyorlar.

Son bir karmaşa da GAP bölgesini kimin ele geçireceğine dair. Dökümanın ilk sayfalarına göre Kürt ayrılıkçılar burayı ele geçiriyorlar, daha sonra arazi rakamlarına göre Suriye ve Lübnanlılar satın alam yoluyla bu bölgenin bir kısmını ele geçirecekler, en son olarak da Urfa'da doğum yaparak vatandaşlık hakkı edinen İsrailli Yahudiler buraya el koyacaklar gibi gözüküyor!!!

12.13.2005

Riots in the West

There was some talk about the difference between the French and Anglo-Saxon models of integration after the riots in France last month. The main thrust (including by some in the Turkish press) was the success of the Anglo-Saxon model. Of course these claims were the result of the short memories. The issue of color is well known in the USA, most recently expressed in the New Orleans disaster response. Britain has had its share of race riots, most recently Bradford in 2001 (one should remember the Brixton riots in 1981, and the great song by the Clash "Guns of Brixton"). And now, the other Anglo-Saxon country, Australia, is having race riots. In general, the reaction to the September 11 events showed the thin veneer of toleration in many of the Anglo-Saxon countries.

Non-western countries, including Turkey, should look into their own approaches to build a more democratic and inclusive societies. This requires a honest look into its own traditions and history and its reflections in the current environment, also an open mind to learn from the positive and negative experiences of other societies including the Western ones.

10.26.2005

"%76'nın istemediği" meselesi

En son örneğini Radikal'de Yiğit Bulut'un bir yazısında gördüğüm bir mantık hatası var. İktidar partisinin toplam seçmen sayısının %26'sının oylarını almış olmasından hareketle "...kendisini istemeyen yüzde 76'ya..." ifadesi kullanarak meşruiyet sorgulaması yapılıyor.
Mevcut yaygın seçim sistemlerinde ikiden fazla seçenek söz konusu olduğunda, %X oy alan birisinin/birşeyin %(100-X) tarafından istenmediğini bilmemize imkan yok. Seçmenler ancak en çok neyi tercih ettiklerini belirtebiliyorlar; ikinci, üçüncü dereceden tercihleri nedir, kesinlikle istemedikleri nedir, bunları seçim sonucundan bilmemiz mümkün değil. Onun için yukarıda yaptığım alıntı saçma.


Baraj olmalı mı, olmamalı mı diye tartışmak yerine daha köklü şekilde alternatif oylama sistemleri üzerinde tartışılıp, çalışılsa daha faydalı olur. Konu hakkında fikir sahibi olmak isteyenler Wikipedia'daki makale ile başlıyabilirler. Türkiye'deki gibi polarizasyonun yüksek olabildiği durumlarda, seçmenlerin en çok neyi istedikleri yanında neyi hiç istemediklerini de ifade edebilecekleri bir sistem, seçim sonrası meşruiyet tartışmalarını büyük ölçüde çözer. Tek bir kişinin seçileceği durumlar için (darbölge sistemi, eğer olursa cumhurbaşkanının halk tarafından seçimi vs.) için Condorcet yöntemlerinden birisi kullanılabilir. Mevcut milletvekili seçimleri gibi bir bölgeden birden çok kişinin seçileceği durumlarda ise "Single-Transferable-Vote" sistemi uygulanabilir. Bunlar "ziyan olmuş" oylar problemini çözebilecek sistemler.


Böyle kapsamlı bir seçim sistemi değişikliğinin gerçekleşme ihtimali oldukça düşük elbette. Ama bu alternatif seçim sistemlerinde AKP herhalde CHP'den daha karlı çıkar; onun için böyle bir reform için girişimde bulunabilmeleri gerekir diye düşünüyorum.


Not: Hürriyet gazetesinde Özdemir İnce 13 Aralık tarihli yazısında iyice saçma bir çıkarım ile Meclis'teki muhalefet sandalyelerini %73.9'un temsilcisi yapmış.